1 Ekim 2014 Çarşamba

bazen Penthesilea olmak isteriz

"Hangi kadın söyler,
kollarını aşığının boynuna dolayıp:
seni o kadar çok seviyorum ki
elimde olsa, şuracıkta yiyip bitirirdim seni"

22 Eylül 2014 Pazartesi

16 Eylül 2014

Salı sallanır mı?



ben ne yapıyorum? Arjantin'den döndüğümden beri nasıl geçiriyorum günlerimi? Bekleyerek mi? neyi? kimi?

Şu anda Beşiktaş'ta kahvecide bekliyorum misal,
evin pire ilacını iyice emmesini, beni kaşındıran her neyse, yalayıp yutmasını.
sadece göğüs çevremin kaşınması neye işaret? ruh kaşıntılarım ne olacak peki? huzursuzluklarım ne olacak?

Şükrü Erbaş, huzursuzlukların iyi olduğunu söylüyor. kurtulmayı salık vermiyor, onlarla bir şey yap diyor, ben şu anda yazıyorum, yapabildiğim bu, ki onu da ne denli iyi yapabildiğim sorusu başka bir huzursuzluk mevzusu.

O neydi o geçen gün! önce, "Como agua para chocolate", ardından "Chocolat" filmlerini izleyip çikolatalı bir pastanın içine düşüşüm? rüyama giren güzel kıvamlı sıcacık çikolatalar ve daha neler neler...


Şükrü Erbaş diyor ki: "yalnızlık, seni bir gün biz seçeceğiz. o zaman güzel olacaksın"

e ben seçtim yalnızlığı başta. iki senedir, dostlar dahil, herkesi uzak tuttum kendimden. güzel miydi?
tadı hoşuma gitti mi?

ben hala çikolatayı arzuluyorum. onun kıvamını ve sıcaklığını. sanırım artık Isabel Allende'nin "Afrodizyak Yazılar, Afrodizyak Yemekler" kitabını okuma vaktim geldi. Nicedir erteliyordum.
 "İnsanın Acısını İnsan Alır"ı bitirir bitirmez.

canımın istediğini okumak için hala azıcık vaktim varken...


burada oturduğum şu 1.5 saat boyunca iki sayfa okudum. "Aşkı Ölümle Kuşatılmış Bir Ülkede" (sayfa 100-101) önce şu satırlar nasıl da iyi dile getiriyor hislerimi diye düşünüyorum:

"insanların gözleri uzun bir uçurumu ezber etmeye çalışan bir çift korku çiçeği, bir imdat çığlığı; sevincine bakarken bile ışığını ağır bir kuşku, boğuk bir önlem duygusundan alıyor. Herkes eliyle göğüs kafesine yerleştirdiği kocaman kayanın altında kirpikleriyle kuş resimleri çiziyor gökyüzüne."

sanırım diyorum, göğsümdeki kaşıntılara sebep, işte bu kocaman kaya.

sonra çapraz masada, çift olduklarını çok sonra anladığım iki insanın konuşmalarına takılıyor kulağım uzun bir süre. daha çok adam konuşuyor. bir sürü kadından bahsediyor hayatına girmiş çıkmış. adlarını bile hatırlamıyormuş. elli atmış diyor sadece sevgilisi olanlar, seviştiklerini saymıyor. kadın dinliyor, hep dinliyor, arada bende iz bırakmamış bazı yorumlar yapıyor, o arada adam kadının bluzunu çekiştiriyor, şunu şöyle yapma, göğüslerin ortada, diyor. kadından yine hatrımda kalmayan bir itiraz sesi, gittikçe zayıflayan. adam kadını dudağından öpüyor da öyle anlıyorum sevgili olduklarını. inanamıyorum. kadın, diye düşünüyorum, ne zaman anlatacak bir şeyler, göründüğü kadar soğukkanlı mı gerçekten? çok geçmiyor, o da başlıyor anlatmaya hayatına giren bir adamı, aşkından nasıl ölüp bittiğini, uzun uzun. adam hemen yapıştırıyor, ne kadar ezikmişsin...

daha fazla dinlemek/duymak istemiyorum. ikinci sayfamın son paragrafını okuyorum:

"ve kendilerinden başka hiç kimseyi sevmeyen, sevgisizliğin doğurduğu o adamlar, konumlarını ve kişiliklerini oluşturan korku, kabalık ve kurnazlığın o kırıcı nefti uzaklığından, yalnızca görmek istediklerini görüp, duymak istediklerini duyarak, hakim olmanın şehveti ve olanaklarıyla ülkeyi tek bir renge indirmeye devam ediyorlar..."


ben kitabı kapıyorum, çift masadan kalkıyor.

(buradan sonra defterime başka şeyler de yazıyorum ama okunacağı geliyor aklıma da korkuyorum, elim buraya da yazmaya gitmiyor, bunun için daha erken)

Virginia Woolf, Sylvia Plath, Nilgün Marmara, Tezer Özlü...Ortak bir noktaları var kadın olmaları ve yazmalarından başka.

Ben de kadınım ve yazmaya çalışıyorum. Bundan gayrı ortak noktam olursa benim de diye, korkuyorum...

"Mrs. Dalloway çiçekleri kendisinin alacağını söyledi"

eve dönerken çiçekleri kendim alıyorum.

21 Eylül 2014 Pazar

25 Ağustos 2014
aklımda atlar


Buenos Aires'e dönüş yolu
Rosario terminalindeyiz
hava tekrar soğuk, ne güzel
kuzeyin kavurucu sıcağında
iyice kuruduktan sonra her yerim

bu yolculuk boyunca şüphesiz çok şey öğrendim, keşfettim
sadece kuzeye, Jujuy'a olan değil, Arjantin'e gelişim, nerdeyse iki ay geçirmiş olmam...

elbette öğrendiğim şeyler buradaki kültüre, yaşama dair ama sadece öyle mi?
asıl kendime dair bir sürü şey öğrenmedim mi?

"yolculuk çözüm değildir" diyor Cortazar.

"Sakın buna inanacak kadar gerizekalı olmayın. Değeri -hem de ne değer-
her şeyi yeniden sorunsallaştırabilmesindendir. Kim gidiğ dolaşıp geri dönerse,
gözlerini de açık tuttuysa, kafesinin biçimini, açısını, kaçışı kolaylaştıran geçitlerini
daha iyi bilecektir"

Tek başıma taa Arjantin'e gelmiş olmak üzerine düşünmemişim mesela hiç
Uçak ve havaalanı koşturmaları buna olanak tanımamış demek ki pek.
Oysa nerdeyse yirmidört saat süren tek molalı sessiz otobüs yolculuğum dünyaları düşündürdü bana.

hayır, teknolojinin zararlarına değinip hızlı yaşamak ile ilgili vaaz vermek değil niyetim.
Nitekim, teknolojiye şükrettiğim anlar yaşadım buralarda.

Misal, Salta'da San Bernardo tepesinde, herkes gün batımını izliyor, fotoğraf çekiniyor, benimse gözüm merdivene dizilmiş bir çekirdekçik ailede. sapık gibi fotoğraflarını çekiyorum ardı ardına.
tedirgin de oluyorum ama kendime hakim olamıyorum. aile çok güzel. tam kalkıp gidecekler,
dayanamayıp gidiyorum yanlarına. disculpe diyorum, ben sizin fotoğrafınızı çektim de isterseniz gönderebilirim. seviniyorlar, çok güzel gülümseyip teşekkür ediyorlar, ufaklıktan bir öpücük bile koparıyorum da nasıl seviniyorum.

teleferikle dönerken, büyükannesi Lüban asıllı bir kadın ve ailesiyle sohbet ediyorum. sorular soruyorlar, Türkiyeli olmama,tek başıma yolculuk yapıyor olmama, yaşıma dair. 25'im deyince şaşırıyorlar, 17-18 görünüyormuşum. Araplara benzetilmek istemiyormuymuşuz diye soruyo kadın. evet sanırım öyle bir meyil var genel olarak diyorum. cumhuriyet ilanından sonra diyorum, avrupa modernlik diyorum, ama benim umrumda değil diye düşünüyorum, bunu bir şekil dile getiriyorum.
herkes farklı diyorum. herkes eşit olmalı ama değil, bunu demiyorum.

Bu sırada, Arjantinlilerin Şilililere benzetilmek istemeyişiyle benzerlik kuruyor kadın. Böylece öğreniyorum, Arjantinliler Şilililere benzetilmek istemezlermiş. Neden?

Buenos Aires yolunda, sabahlar olmada. benim aklım gece yol üzerinde bir otobüsü durdurmuş olan  jandarmada. otobüse bakıyorum, üzerinde Bolivia-Brazil-Argentina yazıyor. Neden diyorum? bazı şeyler nasıl da her yerde aynı...Bir yandan Galeano okuyorum. Latin Amerika'nın 20. yüzyıl tarihini/hikayesini anlatıyor. "Rüzgarın Yüzyılı" (El Siglo de Viento)

bazı şeyler nasıl da her dönemde aynı...


kendime dair diyordum...
yaklaşık 12 saat önce nasıl da daha güçlü hissettiğimi düşünüyordum. tek başıma bir sürü şeyin altından nasıl da kalkabildiğimi...
içimde yaşadığım onca strese rağmen, bu stresin de çok doğal olduğunu söylüyordum kendime.
strese giriyorum diye ayrıca bir stres yaşamanın ne anlamı var diyordum.
hala da öyle diyorum da, fiziksel yorgunluk zihni de etkiliyor olacak.
evet, artık yoruldum.

yalnızlığıma dair de düşünüyorum. birini tekrar sevebilmek istiyorum ama
sanki nasıl seviliyordu unuttum.
kim unutturduysa bana sevmeyi, bir kez daha sövüyorum tüm kalbimle.
sahi ne güzel hislerim vardı benim. ne güzel severdim ben kayıtsız şartsız.
ben seviyordum ya çok, yetiyordu bir zamanlar, sevdiğimin beni benim onu sevdiğim gibi sevmesi gerekmiyordu.
kim aldıysa bu hakkımı elimden bir kez daha sövüyorum tüm kalbimle.

evet, yine gönlüme göre sevebilmek, ama bu sefer sevdiğim gibi sevilmek istiyorum.
ne takatim kaldı, ne de başka kırılıp incinecek bir parçam...
19 Ağustos 2014, yirmi saat geçmiş, gün ağarmakta, Salta yolunda...



Kuzeye doğru sanki her şey
bir uzun.
yollar bir uzun
ayın, günü güneşe terk edişi bir uzun
güneşin açılıp saçılması bir uzun...
hayaller de uzun ama
uzun süremiyor
neden?
7 Temmuz 2014

yüzyıllık yalnızlığımı taçlandırdığım arjantin'de üçüncü günüm, ilk yazdığım:



Neden insan yalnızken yazamaz?
sanırım
yalnızlık da yazmak da delilik
delilik, çoğu zaman eylemsizlik
nasıl eyleyeceğini bilememe hali

yalnızsan da ne eyleyeceğine karar veremezsin bir türlü
kafanda bir sürü olasılıkla oturur delirirsin yalnızken
yazmak delilik, çünkü yaşamak yerine sesleri ölmüş ağaç parçalarına mahkum edersin
kalemi kağıda değdirip de kelimeleri ardı ardına sıraladığın an,
bir sürü olasılıktan yalnızca birine yaşama hakkı bağışlamış olursun
diğer tüm olasılıkları gömüp helvalarını yerken

öldürdüklerin için delirirsin
işte, bunu düşünüp de yazmak,
yazmaya devam etmek delilik
yazdıkça delirirsin
yazamadıkların için delirirsin
ama..yazmazsan da delireceğine inanırsın
aynı
yalnız kalamazsan delireceğine inandığın gibi
oysa insan
neden yalnız kalmak zorunda olsun ki?
yalnızlığı istemek de yazmayı istemek kadar delilik
ama öte yandan yalnız kalamamak da yazamamak da
delirme nedenleri


yüzyıldır yalnızım ve yüzyıldır yazmıyorum
bugüne kadar yalnızlıktan delirmediysem bile,
şimdi yazıyorum
ve
muhtemel ki
deliriyoum...

11 Ekim 2013'ten kalan:

bunun adı da bamya olsun



bir yolculuk anı, en sevdiğim
bir sürü kelime, bir yığın sessizlik
ve sade
kafa sesim

tırnaklarım da mor, kalemim de bugün
neyin moru bu?
göğsüm yeşil, boynum alacalı, bacaklarım gri
renklerden düzülmüyor ne yazık kelimeler
yalnız kurşuni

yaklaşık sekiz ay on günü var
yaşadığım en büyük hazımsızlığın
koptu kopacak
bağırsaklarımdan
süzülecek
aşkımın en saf 
en vahşi
hali

adam diyecek 

"seviyorsan serbest bırakacaksın, geri dönerse senindir
dönmezse hiçbir zaman senin olmamıştır"
kim bilir hangi kadına söverek


gözünün değdiği her yer kurudu
önce gözlerim
kulaklarım
dilim
sona bağısaklarım ve
kalbim

seni bağırsaklarımda beklettim
sinesin diye, unufak olup 
süzülüp hela sularına
bulanasın diye
karnım hiç bu kadar şişmemişti
hiç bu kadar sertleşmemişti
kalbim...

kalp kimin umrunda!
bağırsaklarım mevzu bahis burada
tırmanmadığım duvar, dibini görmediğim güğüm
kaynatmadığım ot, koklamadığım tütsü 
kalmadı

(kalmadı mı sahi? bu ne biçim mübalağa
şiir yazılamıyor uyakla)

ne diyordum, evet
sonunda ilk kımıltılarıma gebe kaldım
o kımıltılar ki
gecedensabahagecedensabahagecedensabaha
şiddetini artırarak
dağılıyor
önce saç sonra
parmak uçlarıma
yakında kurtuluyorum senden
büyük bir gümbürtüyle uğurlayacağım seni

insan yediği şeydir demiş birileri
ben de diyorum ki
sevdiğini yer insan

babaannem derdi:

"allah güzel insanlarla karşılaşmayı nasip etsin"
bir de "kaderinden gülesice" derdi ama
bunun konumuzla ilgisi yok
varsa da, diğer her şeyle olduğu kadar

ben de 
allah doğru kitaplarla karşılaşmayı nasip etsin 
desem şimdi
Alper Kamu'nun benim için ne kadar doğru 
olduğunu tartışacak değilim
ama büyümesin Alper Kamu,
ben bamya pişirmem söz!
20 Şubat 2013'ten kalan:

ille bir adı olacaksa, incir ağacı olsun


"Nasıl gönül vereyim
kendini bilmeyene?"

kadın olmanın bir en'i varsa eğer
bugün o en'e erdiğim gündür
baktım, başım da göğe ermiş değil
burnum yerde
aylardır

ne egomu öldürdüğümde bu kadar kadın oldum
ne gururumu, ne dostlarımı
ne zaman tüm umutları gömdüm
heveslerimle birlikte
kadınlık o zaman bastırdı iyice
şöyle böğrüme böğrüme

en arabesk haliyle geliyor hem de
utanmadan, leş bir sırıtışla
"aman mutlu olsunlar da..."
nasıl yalan!
yalan mı sahi?
süblimleşmek istiyorum naftaline
özenip
birden ulaşayım gaz halime
tarih dersleri kandırmış ya hep bizi
ya kimya dersleri?

Drogba iyi adammış
iyi! iyi olsun
galatasaray kazansın
goller benim kaleme yağsın
ben küme düşeyim
kümeler kesişmesin
ortak hiçbir şey olmasın
aman!
blues belgeselleri bende kalsın
birlikte izleyemeyeceğimiz Bunuel'i alsın
Fellini öpsün
fallik fallik kaçmak istiyorum rüyalara
buranın gerçekleri sıkıcı
sizin gerçekler yorucu
alın sizin olsun afranız da
tafranız da

körsağırşaşıtopal

"pardon geçebilir miyim hanımefendi?"
yok kadın!
sen kalıyorsun,
ben geçerim yardan da
serden de
sen kal
ama
Rabih Abou Khalil ile
görüşmeni istemem
o kadarcık huzuru bahşediniz

hem benim kahvaltıcı sevdiğim var
o da güzel gülüyor
-senin efendi kadar olmasa da-
siz rebetikolarınızda sevişin
bana bir sahanda beyaz peynirli yumurta
bir de ceviz reçeli
yine mi yok!
incir de olur...