Salı sallanır mı?
Şu anda Beşiktaş'ta kahvecide bekliyorum misal,
evin pire ilacını iyice emmesini, beni kaşındıran her neyse, yalayıp yutmasını.
sadece göğüs çevremin kaşınması neye işaret? ruh kaşıntılarım ne olacak peki? huzursuzluklarım ne olacak?
Şükrü Erbaş, huzursuzlukların iyi olduğunu söylüyor. kurtulmayı salık vermiyor, onlarla bir şey yap diyor, ben şu anda yazıyorum, yapabildiğim bu, ki onu da ne denli iyi yapabildiğim sorusu başka bir huzursuzluk mevzusu.
O neydi o geçen gün! önce, "Como agua para chocolate", ardından "Chocolat" filmlerini izleyip çikolatalı bir pastanın içine düşüşüm? rüyama giren güzel kıvamlı sıcacık çikolatalar ve daha neler neler...
Şükrü Erbaş diyor ki: "yalnızlık, seni bir gün biz seçeceğiz. o zaman güzel olacaksın"
e ben seçtim yalnızlığı başta. iki senedir, dostlar dahil, herkesi uzak tuttum kendimden. güzel miydi?
tadı hoşuma gitti mi?
ben hala çikolatayı arzuluyorum. onun kıvamını ve sıcaklığını. sanırım artık Isabel Allende'nin "Afrodizyak Yazılar, Afrodizyak Yemekler" kitabını okuma vaktim geldi. Nicedir erteliyordum.
"İnsanın Acısını İnsan Alır"ı bitirir bitirmez.
canımın istediğini okumak için hala azıcık vaktim varken...
burada oturduğum şu 1.5 saat boyunca iki sayfa okudum. "Aşkı Ölümle Kuşatılmış Bir Ülkede" (sayfa 100-101) önce şu satırlar nasıl da iyi dile getiriyor hislerimi diye düşünüyorum:
"insanların gözleri uzun bir uçurumu ezber etmeye çalışan bir çift korku çiçeği, bir imdat çığlığı; sevincine bakarken bile ışığını ağır bir kuşku, boğuk bir önlem duygusundan alıyor. Herkes eliyle göğüs kafesine yerleştirdiği kocaman kayanın altında kirpikleriyle kuş resimleri çiziyor gökyüzüne."
sanırım diyorum, göğsümdeki kaşıntılara sebep, işte bu kocaman kaya.
sonra çapraz masada, çift olduklarını çok sonra anladığım iki insanın konuşmalarına takılıyor kulağım uzun bir süre. daha çok adam konuşuyor. bir sürü kadından bahsediyor hayatına girmiş çıkmış. adlarını bile hatırlamıyormuş. elli atmış diyor sadece sevgilisi olanlar, seviştiklerini saymıyor. kadın dinliyor, hep dinliyor, arada bende iz bırakmamış bazı yorumlar yapıyor, o arada adam kadının bluzunu çekiştiriyor, şunu şöyle yapma, göğüslerin ortada, diyor. kadından yine hatrımda kalmayan bir itiraz sesi, gittikçe zayıflayan. adam kadını dudağından öpüyor da öyle anlıyorum sevgili olduklarını. inanamıyorum. kadın, diye düşünüyorum, ne zaman anlatacak bir şeyler, göründüğü kadar soğukkanlı mı gerçekten? çok geçmiyor, o da başlıyor anlatmaya hayatına giren bir adamı, aşkından nasıl ölüp bittiğini, uzun uzun. adam hemen yapıştırıyor, ne kadar ezikmişsin...
daha fazla dinlemek/duymak istemiyorum. ikinci sayfamın son paragrafını okuyorum:
"ve kendilerinden başka hiç kimseyi sevmeyen, sevgisizliğin doğurduğu o adamlar, konumlarını ve kişiliklerini oluşturan korku, kabalık ve kurnazlığın o kırıcı nefti uzaklığından, yalnızca görmek istediklerini görüp, duymak istediklerini duyarak, hakim olmanın şehveti ve olanaklarıyla ülkeyi tek bir renge indirmeye devam ediyorlar..."
ben kitabı kapıyorum, çift masadan kalkıyor.
(buradan sonra defterime başka şeyler de yazıyorum ama okunacağı geliyor aklıma da korkuyorum, elim buraya da yazmaya gitmiyor, bunun için daha erken)
Virginia Woolf, Sylvia Plath, Nilgün Marmara, Tezer Özlü...Ortak bir noktaları var kadın olmaları ve yazmalarından başka.
Ben de kadınım ve yazmaya çalışıyorum. Bundan gayrı ortak noktam olursa benim de diye, korkuyorum...
"Mrs. Dalloway çiçekleri kendisinin alacağını söyledi"
eve dönerken çiçekleri kendim alıyorum.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder